Korumalı: yapılacaklar

Bu içerik parola ile korunmaktadır. Görmek için lütfen aşağı parolanızı girin:

Reklamlar
işten içinde yayınlandı

Gaye Günlükleri

Hayatın daha verimli kullanılması ile ilgili yeni düzenlemeler yapıyorum. Günlük spor yaparak irademi güçlendirmeye başladım, bana zaman kaybettiren herkesi hayatımdan çıkardım, hayatımı her anlamda belli standartlar içine almaya, çalışmalarıma odaklanmaya başladım. Artık çok daha fazla okuyorum, sağlığıma ve uykuma dikkat ediyorum, mutlu bir şekilde çok daha uzun süre çalışabiliyorum. Ara verdiğim lucid dream olayına tekrar döndüm, ama bir anda rüyalarımı kontrol etmeyi başaramadım, bununla ilgili egzersiz yapmaya başladım. İnsan psikolojisi ile ilgili okumalarıma ağırlık verdim. Bir ay bu tempoda devam edip, bir ay sonra ilgilendiğim konuları değiştirmeyi planlıyorum.

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İsrail Üzerine

Türkiye’nin iç gündeminden daha önemli bir konu halinde görülüyor şu zamanlarda Filistin ve İsrail arasındaki mesele. Kim kime ne yapmış, neler olmuş zaten haberlerden takip ediyoruz, oralara girmeden başka yönlerine bakmak bu blog için daha doğru olur diye düşündüm ve uzun süredir zaten İsrail hakkındaki okumalarımdan birkaç not aktarmak istedim.

Öncelikle, Türkiye’nin ekonomik düzeyi hakkında Şevket Pamuk’un Türkiye’nin 200 yıllık İktisadi Tarihi okurken gelecekle ilgili de bazı okumalar yapıyordum. Bunlardan birkaçında Türkiye’nin bölge ülkesi olarak en fazla İsraille ekonomik benzerliği olduğu söyleniyordu. Bu çıkarım yapılmasında iki ülkenin de doğal kaynak yönünden fakirliği ve kalkınma için bölgedeki diğer ülkelerden farklı olarak bilim ve teknolojiyle ayrışması gerekliliği sebep olmuştu. Mantıklı olarak düşünüldüğünde de gerçekten durum bu şekilde. Diğer Ortadoğu ülkeleri, ihtiyaçlarından çok daha fazla yer altı kaynağı çıkarıp satabiliyor ve bu şekilde refaha ulaşabiliyorken, malesef bizim ve İsrail’in böyle bir lüksü yok. Burada İsraille ayrıldığımız nokta, onlar bu durumun çoktandır farkında olmalarına ve bu dezavantajı avantaja çevirmeye çalışırken, biz Dubai kafasıyla inşaata devam ediyor ve geleceğimizi inşaatta görüyoruz. İsrail şu anda Silikon vadisinden sonra en üretken teknoloji vahasına sahipken, biz bu muhteşem treni kaçırmak üzereyiz. Mobil dünya, akıllı ev sistemleri, 3d yazıcılar, giyilebilir teknolojiler, dış iskeletler hakkında ülke olarak söyleyebileceğimiz birer cümle varken, İsrail bu konuların herbirinde ansiklopediler yazacak kadar bilgi ve deneyim sahibi. Umarım boykot kararını Facebook üzerinde tartışan milletimiz bunların farkına en kısa zamanda varır… (Olmayacak duaya amin denir mi?)

İlim ve farklı bakış açısı konusunda da onların bizden daha doğru yaptığı diğer bir konu bilgi aktarımının yurtdışındaki vatandaşlar tarafından ülke içine getirilmesi konusu. İsrail’in bilgi, bilim birikiminin ABD’de yaşayan ve çalışmalarına orada devam eden vatandaşları sayesinde olduğu gerçeğini yadsıyamayız. Uzun süre başta ABD olmak üzere ülkeleri dışındaki ülkelerde edindiği bilgileri sonradan ülkelerine taşımaları, zamanında diğer büyük medeniyetlerin yaptığı bilim ve bilgi ehillerini ülke topraklarına getirme konusuna oldukça benzemektedir. Osmanlı’nın altın çağlarında tüm dünyadaki bilginleri bünyesine çekmesi, bilim konusunda Osmanlı’dan daha üstte gördüğüm diğer müslüman devlet Endülüs’ün ilmin Kabe’si olarak adlandırılmasında zamanının bütün Müslüman, Yahudi, Hristiyan alimlerin eğitim yeri olması gelişmişliğin en kolay bu şekilde yapılabileceğinin kanıtıdır. Bizim atalarımız bu yolu izlemiş, bu geleneği en kolay bizim almamız gerekirken, Türkiye hiçbir zaman diğer müslüman alimleri geçtim yurtdışında uzun süre çalışmış ve başarılar edinmiş kendi vatandaşlarını ülkeye çekme ve onlardan faydalanma konusunu dahi başaramamıştır. Bundan sonra başaracağıyla ilgili hiçbir emare görünmemektedir.

Onlardan almamız gereken diğer bir özellik de aidiyet duygusu ve birbirini koruma içgüdüsüdür. Onların tarihi olarak yaşadıklarının bir sonucu olarak hep azınlık halinde bulunmaları ve bu yüzden her koşul ve durumda birbirini kollamaları hayatlarını kolaylaştıran en iyi yöntemdir. Biz ise tarihimizde ümmetçiliğin de etkisiyle hiçbir zaman vatandaşlarımızı zor durumlardayken tam anlamıyla korumayı başaramadık. Onların hiçbir vatanı yokken kendilerini ortak bir yerlere ait hissettiler de, biz dünya kurulduğundan bu yana vatan sahibi olarak kendimizi ortak bir yere ait hissedemedik. 2000 yıldır gittiğimiz yerde egemen olduk ama her giden de anavatanını unuttu, birbirini kollamayan bölük pörçük parçalar bıraktık. Onlar ise 2000 yıldır gittikleri hiçbir yerde egemen olamadılar ama hep anavatanlarına bağlı kaldılar. Ayrıca her yaptıklarında kendilerini İsrailli olarak tanıtmayı bir bilinç meselesi haline getiren İsrailliler ve yurtdışında Türk olduklarını hiçbir zaman öne çıkarmayan vatandaş konusu da bu noktaya bağlanabilir. Ne söylediğimi anlamak için Davranışsal İktisat konusunda çok şey öğrendiğim ve üstat olarak gördüğüm bir İsrailli Dan Ariely’nin herhangi bir kitabını alıp okuyarak ne dediğimi anlayabilir. Yaptığı hemen hemen bütün deneylerde bir şekilde İsrail’den bahsedilmesi, birlikte çalışmalar yaptıklarının çok büyük çoğunluğunun yine İsrailli olmasını herhangi bir kitabını okuyarak rahatlıkla çıkartabilirsiniz. Eğer kitaplarından birini alıp okursanız farklı bir iktisat bakış açısı konusunda da çok şey öğreneceğinizi garanti edebilirim. Yurtdışındaki İsrail algısı sadece parayla yapılmıyormuş demekki diyeceğiniz bir boyuttan bahsediyorum. Bizim bu şekilde çalışmalarında hep Türkiye’yi referans gösteren kaç yazarımız, bilim adamımız, sanatçımız var biliyorsanız lütfen yorum olarak bana iletin…

Fazla uzatmadan bağlayayım, kendimizi İslam’ın ve müslümanların hamisi, koruyucusu olarak görüyorsak, ecdada özenip birşeyler yapmaya çalışıyorsak, Fatih’in gaza gelip bir gecede İstanbul’a gitmediğini, aynı zamanda Filistin başta olmak üzere bütün müslaman aleminin bu derece aşağılanacak duruma bir gecede düşmediğinin farkına varmamızın zamanı çoktan gelmeliydi…

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gaye Günlükleri

Bir ulus ya da bir ideoloji yalnızsa, yayılmak ve geniş kitlelere ulaşmak, düşmanlarını alt edebilmek için diğer yalnızları yanına çekmek zorundadır. Gerçek amacını başlangıçta belli etmeden büyük düşmana karşı ittifak çağrısı yapmalıdır. Kurduğu ittifaklarla bütün düşmanlarını tek tek, yavaş yavaş bertaraf etmelidir. Bununla da kalmayarak karşısında bir ittifak oluşmasını engellemek için her zaman tetikte bulunmalıdır.

İttifak ilişkileri zayıf olunan yönle ilgili yapılmasının yanı sıra, uzun vadeli olması için evrensel bir alanla ilgili de olmalıdır. Askeri ittifaklar hiçbir zaman uzun vadeli olamaz, sadece düşman bertaraf edilene kadar geçerlidir. Düşman yenildiğinde müttefikler birbirlerine dönerler. Ama ittifaklar, bilim, teknoloji ya da ticaret alanında yapılırsa, ideolojiyi destekleyen uzun vadeli müttefiklere sahip olunabilir.

Bilim ittifakları kurulduğunda daha fazla yararlanmak için, ideolojinin önceliklerine yönelik çalışmalara gizli bir şekilde yönlendirilmesi gerekmektedir.  Yönlendirilebilecek en öncelikli konulardan birisi insan davranışları ve psikolojisidir.

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın

İran

Şemsi Tebrizi, Sadi, İranlı sanatçılar, Mimari, Edebiyatı, Sanatı, Şehirleri, Şiilik araştırılması gereken konular.

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gaye Günlükleri

Dünyayı değiştirmek için yapılacak ilk iş kendini değiştirmektir. Şu an kendini değiştirme, kendini ve çevreni hazırlama aşaması… Öncelik uygun bir ekonomik doktrin oluşturmak. Çevre bu güçlü ve zamandan bağımsız ekonomik doktrin sayesinde hazır olacak…

Gelir artışı için çeşitli çalışmalar yapılmaya başlandı. Devam ediliyor, kısa zamanda iyi sonuçlar alırız İnşallah…

Beyin ve vücut olarak zinde kalmanın yolları üzerine çalışmalara yakında başlanacak…

Geçmişten kıssalara devam, bu seferki kurgu da olsa Şeyh Edebali’nin “Hz. Osman”a nasihatı,

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Türkiye’deki esas sorun ve herşeyin başlangıcı

Türkiye ve geleceği üzerine düşünüp kendi açılarından çıkar yol bulanlar, Türkiye’nin gidişatı üzerinde eleştirilerde bulunanların herşeyin başlangıcı olarak gözden kaçırdıkları esas nokta;

http://www.prensesemektuplar.com/2014/06/var-olamamanin-inanilmaz-hafifligi.html adresinden birebir alınmıştır.

Bir maden patlamasında yok olmuş olmasalardı, maden işçilerinin varlığı üzerine düşünülüyor, konuşuluyor olunmayacaktı Prenses, ta ki bir başka nedenle kaybolmalarına kadar…

soma-maden-kaza-260x260Şimdi de, ortadan yok olmalarının üstüne, varlıklarını yeni fark eden senin benim gibi pekçok insan vicdan azabı çekerek ne yapacaklarını şaşırmış haldeler. Gündem saptırmakta, algı karıştırmakta, söylem kaydırmakta üstüne olmayan Türk politika yapma usul(süzlüğ)ü ve medyası sayesinde bir şekilde toplumda depremmiş gibi algılandı #Soma faciası. Her ne kadar “bu bir kaza değil cinayettir” söylemi sosyal medyada dolansa da, insanların sanal ortam dışındaki -gerçek-  tavırlarından, bilinçaltında bunun bir depremmiş gibi algılandığı aşikar. Bakınız yardım kampanyaları… Madencilikle, Soma ve orada çalışıp çevre ilçelerde yaşayan insanların günlük yaşamlarıyla ilgili hiçbir fikri olmayan, iyi niyetli, vicdanı sızlayan, hali vakti yerinde orta sınıf insanları, patlamanın hemen ertesinde pek güzel organize olup yardım paketleri, bağışlar göndermeye başladılar patlamada hayatını kaybeden işçilerin ailelerine. Erzak paketleri, kitap kolileri, giysiler, oyuncaklar… OYUNCAKLAR! Prenses, iyi niyetini anlıyorum ama doğduğundan beri her gün çok kötü şartlarda çalışıp eve yorgun ve çok büyük ihtimalle mutsuz dönen, buna rağmen de aileyi bir türlü borç batağından kurtaramayan babasının feci bir patlamayla madende ölmesinin ertesi günü, tanımadığı birilerinden oyuncak alan çocuğun halet-i ruhiyesini az çok hayal edebiliyor musun? Ya da parasızlıktan üniversite şansının olmadığını düşünen ortaokuldaki bir kız çocuğunun, aynı madende abisini kaybetmesi üzerine üniversite bursu aldığını?

Yanlış anlamayasın Prenses, bu insanlara yardım gitmesin kıssadan hissesini çıkarma, ama ben o ortaokuldaki kız çocuğunun annesi yerinde olsam ne hissedeceğimi bilemezdim. Evladını ve kocasını, her gün borç kapamak için, iş güvenliği olmayan yerin dibindeki bir karbonmonoksit çukuruna gönderen anne olarak hayatında bir gün olsun kendini bu toplumda değerli hissetmemişken acı kayıplarının hemen arkasından, sanki depremden çıkmış gibi kolilerce erzak ve kızına üniversite bursu gelse, samimiyetinden şüphe duymaz mısın? İlla da ailede birilerinin yok olması mı gerekiyordu var olduğumun fark edilmesi için, demez misin? Ben derdim sanırım, o yüzden de bu işlerin böyle yapılmasında ciddi bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum.

Eğer hala izlemediysen, senden ricam Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın Soma maden patlamasıyla ilgili aşağıdaki videoda anlattıklarını bir dinlemen. Bunu dinledikten hemen sonra, sana varlıklarının farkında olunmayan, birebir tanıklığını yaptığım başka bir topluluktan bahsedeceğim.

Selçuk Kozağaçlı’nın bahsettiği, kısıtlı zamanda maksimum kar etme amacının işverenler ile taşeronları rekabete sürükleyip işçilerin insanüstü koşullarda çalışmasını beraberinde getirmesi durumunun birebir geçerli olduğu Türkiye’deki bir başka büyük sektör de mevsimlik tarım. Mevsimlik tarım işçilerinin yaklaşık yüzde doksanının memleketi Şanlıurfa ve cıvarı ilçeler. Şubat ayı geldi mi, memleketlerinde içinde kalmamak üzere yıllık kira ödedikleri evlerini kapatıp, çoluk çocuk, ailecek çadırlarını kamyonlara yüklemek suretiyle herhangi bir sözleşme, sigorta olmaksızın tarım sezonunun ilk durağına gidiyorlar. Önce Adana’ya karpuza, sonra Kayseri, Konya, Yozgat, Nehşehir’e şekerpancarına, oradan Ankara’ya nohuta, Malatya’ya kayısıya, Ordu’ya fındığa, narenciyeye, domatese, kimyona, tütüne,.. Yılın dokuz ayını bu aileler bir üründen başka bir ürüne, bir şehirden başka bir şehire “ırgatlık” yapmak için göçerek geçiriyorlar. Küçük görmek için ırgat demiyorum, yanlış anlama, kendileri de böyle diyorlar. 3-4 nesildir hiçbir sosyal ve sağlık güvencesi olmadan, hiçbir sözleşme imzalamaksızın, römorklu kamyonlarla, çalıştıkları tarlalara yakın, kimsenin tahsis etmediği boşluk alanlara kendi çadırlarını kurmak suretiyle, denetimsiz, kayıtsız, çoğu yerde içme suyu kaynağı olmadan, çoluk çocuk çalışıp kendi hallerinde barınarak borçlarını borçla karşılamak için memleketin tarımsal ihtiyacını karşılayan, yoksulluk döngüsünde dönüp duran ırgat aileler…

Ahmet Abi ve ailesi

Sekerpancarı çapası Kayseri (c)Servet Dilber/Hayata Destek Dernegi 2014

Ahmet Abi ve ailesiyle Adana’ya karpuz ekimine geldiklerinde tanıştım ben. Ahmet Abi 54 yaşında, Şanlıurfa’nın ilçesi Viranşehirli, 8 çocuk babası bir mevsimlik tarim işçisi.

Önceleri ailecek Viranşehirli bir ağanın toprağında, karın tokluğuna çalışıyorlarmış. ’88 yılında ağa köleliği yapmaktan sıkılınca şoförlük yapmaya karar vermiş, “Gel gör ki ehliyet bende ne arar! Bırak ehliyeti, okuduğum ilkokulun diploması yoktu elimde” diye anlatıyor, aynı yıl Viranşehir’de ilkokul öğretmenini buluyor ben mezun oldum mu diye sormak için. Birlikte, okulun ’75 yılı kayıtlarını çıkartıyorlar. Öğretmeni bakıyor ki ilkokulu okumuş, hemen diplomasını veriyor. Çevresindekilerin, normal araba şoförü olursan yine ağanın yanında çalışmak zorunda kalırsın, tır ehliyeti al, ülkeler arası yol şoförü ol demesi üzerine öyle yapmaya karar veriyor. Karısının küpelerini bozdurup bir de pasaport çıkarttırıyor. 2006’ya kadar Rusya, İran, Irak, Suriye ile Türkiye arasında kaçak malzeme getir götüre başlıyor. Arada körfez savaşı çıkıyor, Diyarbakır’da şoförü olduğu tırı pusuya düşürüyorlar. O, yine de 2006’ya kadar sigortasız olarak uzun yol şoförlüğüne devam ediyor. Hikayelerini diğer mevsimlik tarım işçisi aileleden farklı kılan ise diğer ailelerin çoğunun üç nesildir bu işi yapmasına karşın (pek çoğu, kendileri de göç yolunda çadırda doğmuş) Ahmet Abi ve ailesinin sonradan göçer tarım işçisi olması.

2006’ya kadar dayanabiliyorlar ailecek, bu işin de tüm risklerine karşın yevmiyesi yetmeyince Viranşehirli bir dayıbaşıyla (mevsimlik tarımda, taşeronlara aracı, çavuş ya da dayıbaşı deniyor) anlaşıp mevsimlik tarım işi yapmaya karar veriyorlar ailesiyle birlikte, göç maceraları da öyle başlıyor. “Artık gözümüz açıldı, ağa köleliği yapmak zorunda değiliz. Ta Rusya’ya kadar gittim, nereye gitsem iş var! Niye kölelik yapayım?!” diyor Ahmet Abi, mevsimlik tarımda sözleşmesiz, sigortasız ırgatlık yapmayı ağa kölesi olarak çalışmaya yeğlediğini özellikle belirterek. Ayrıca, ’74′te Ecevit’in yaptığı toprak reformunda dağıtılan toprağı ağaların geri aldığını, cüzzi bir para karşılığında işçiler topraklarını ağaya geri satmazlarsa, polis, hastane, eğitim gibi hizmetlerden yararlanamamakla tehdit edildiklerini de ekliyor. “Kızım, Viranşehir’de 60.000 dönüm toprağı olan ağalar var, hem de içlerinde milletvekili olanlar da çok. Dediklerini yapmamak ne mümkün!”, mecburen satmış hepsi toprağını, şimdi yollarda tarım işçisi olarak çalışıyorlar. Yalnızca tarım işçiliği yapmamış 2006′dan beri Ahmet Abi ve ailesi, arada Bandırma’da hurdacılık (geri dönüşüm işi) da yapmaya gittikleri olmuş. O işte de dayıbaşı gibi taşeronlar var. Biz muabbet ederken yanımızda oturan Ahmet Abi’nin karısı Esma Abla, “ekonomik olarak kurtarmıyor, şartlar zor, hijyen-temizlik hiç yok. 13 yaşındaki kızım Gülizar üç yıl önce orada mikrop kaptı, üç yıldır bademcikleri şiş, inmiyor” diye yakındı hurda işinden. Üstelik 2009 ramazan ayında, ailecek Bandırma’da hurdacılık yaparken en küçük çocukları 3 yaşındaki Nurgül, nehre düşen topunu almaya çalışırken nehre düşüp boğularak ölüyor. Esma Abla: “Bir iş için bunları yaşamaya değer mi allah aşkına, sen söyle?” diyor ve ondan beri de hurdaya gitmediklerini ekliyor.

Dedim ya Ahmet Abi ve ailesinin farkı, nesillerdir bu iş kolunda olmamaları diye. Tam da bu yüzden çocuklarını okutup bu yoksulluk sarmalından çıkarmayı kafaya

Ahmet Abi ve okul birincisi Resulcan Yunak/Konya (c)Servet Dilber/Hayata Destek Derneği 2014

koymuş Ahmet Abi, “Ne yapacağım edeceğim, okutacağım bu çocukları. And içtim!” diyor. Okutuyor da elinden geldiğince. 26 yaşındaki oğlu Mustafa, Eskişehir Anadolu Üniversitesinde sosyoloji, rehber öğretmenlik okuyor, bu sene mezun olacak. 17 yaşındaki oğlu, “Rapçi” Ömer (rapçiymiş hakkaten) Viranşehir Anadolu Lisesi’ne dereceyle girmiş, bu sene üniversite sınavına girecek. Şu anda Viranşehir’deki aile evinde tek başına kalıyor, okula gidiyor. 13 yaşındaki Gülizar’la 9 yaşındaki Resulcan da ailesiyle birlikte göç yolunda, her gittikleri duraktaki okula kayıtları alınıyor. Gittikleri her yerde okula kayıtları kolayca alınmıyor ama, alınsa da içine çadırlarını kurdukları tarladan okula servis olmadığı için okula devamları sekteye uğrayabiliyor. Eylül’de okullar açıldıktan sonra şekerpancarı sökümünden gelip 15 gün geç başlıyorlar okula. Şubat gibi Adana’ya karpuz ekmeye geldiklerinde buradaki okula alınıyor kayıtlar, 23 Nisan’da Konya’ya pancar çapası için geçtiklerinde de buraya. Oradan Temmuz’da Nevşehir’e nohut hasadına, sonra tekrar Konya’ya şeker pancarı hasadı ve tekrar yol, tekrar başka bir yer, tekrar sigortasız iş, sözleşmesiz yevmiye, servissiz okul, içme suyu olmayan çay, perdesiz çadır ve tekrar…

Halbuki Resulcan her gittikleri yerde, hep okul birincisi! Ama o, en çok Viranşehir’deki okulunu, öğretmenini ve arkadaşlarını seviyor: “Oradaki arkadaşlarım benim gibi, aynı durumdalar” çünkü Konya’daki ve Adana’daki okullarında Resulcan, Kürt bir ırgat ailenin en küçük oğlu…

Diyeceğim o ki Prenses, her ne kadar dünyanın her yerinde maden ya da mevsimlik tarım gibi iş kollarında çalışan aileler ve o yüreğini sızlatan çocukları, sosyal ve ekonomik olarak dezavantajlı sınıflarda olsalar da Türkiye gibi gelişmekte (z)o(r)lan(an) bir ülkede belli etnik kökenlerin (ve inanç gruplarının) de dezavantajlı sınıflara mahkum edilebildikleri gerçeğini aklından çıkarmayasın. Ha bir de memleketin, o senin pek tanımadığın yüzde ellisini oluşturan, Anadolu’daki bu insanlar hala hayatta bir şekilde varlarken onları fark etmeni tavsiye ederim. Sonra yok olduklarında üzülüp vicdan azabıyla ne yapacağını bilemeyebiliyorsun, ya da seçim sonuçlarını görünce kimin sandığa gidip senin birlikte kahve içip muabbet bile etmeyeceğin birine oy verdiğini anlayamayıp öfkelenebiliyorsun. Sen de tüm yıl köle gibi çalışıp hala borç batağından çıkamıyor, ailenin karnını doyuramıyorsan, sözleşmesiz ırgatlık yapman, hiçbir güvenlik standardına uymayan bir madende çalışman ya da makarna için oy vermen hiç de inanılmaz değil. Hala toprak ağalığının ve aşiretlerin epey yaygın olduğu bir ülkede, ekonomik bağımsızlığı elinde olmayan insanlardan özgürlük ve demokrasi için mücadele etmelerini beklemekse gerçeklikten çok uzak…

Adana Çavuşlu mevsimlik tarım işçisi kampı (c)Servet Dilber/Hayata Destek Derneği 2014

 

işten içinde yayınlandı | Yorum bırakın